çocuğun ölüm tasavvuru

"doğum travmasından kaynaklanan ve her türlü kılığa girmeye çalışan sürekli korkma eğilimi deyim yerindeyse biyolojik ve çok doğrudan bir tarzda çocuğun ölüm'le ilişkisinde açığa vurur kendini. kültür tarihi açısından da önem taşıyan bu çok tipik ilişkide bizi asıl şaşırtan çocuğun bir ölüm tasavvuruna sahip olmayışı değil, cinsellikte olduğu gibi burada da uzun bir süre deneyim edinme ve bunlar hakkında kendi açıklamalarını geliştirme imkanının bulunmayışıdır. örneğin, ölmüş kişiler sanki bir süreliğine yokmuş gibi davranır çocuk. freud'un en büyük başarılarından biri de, çocuktaki bu negatif ölüm tasavvuruna dikkatimizi çekmiş olmasıdır. bilinçdışının bu eğilimden hiç vazgeçmediğini biliyoruz: hiçbir zaman ortadan kalkmayan, farklı biçimlerde hep yeniden hayat bulan ölümsüzlük düşüncesinde ya da ölmüş kişileri hep yaşıyormuş gibi gördüğümüz rüyalarda çıkıveriyor karşımıza. her şeyi akla bağlama eğilimimize uyup da çocuğun ölüm tasavvurunu acı verici ve haz karşıtı olduğu için kabullenemediğini söylemeye kalkarsak, çok hata etmiş oluruz. bir kere, zaten çocuk ölümü daha baştan henüz içeriğini tam olarak kavramamışken reddetmektedir. soyut bir ölüm tasavvuru bulunmaz, hayatına giren ya da anlatılan (açıklanan) ölüm olayına, yakınındaki insanlarla bağlantı kurarak tepki verir. çocuk için ölmüş olmak, gitmiş olmak demektir (freud), yani ayrılmış olmak - ve bu da doğruca ilksel travmaya bağlanır. yani çocuk bilince özgü ölüm tasavvurunu kabul ederken, bilinçdışında ilksel ayrılışla özdeşleştirir onu. dolayısıyla, çocuk istemediği bir rakibin, örneğin kendini rahatsız eden yeni bir kardeşin ölümünü dilediğinde, bu yetişkinler için kaba bir şey gibi görünebilir ama aslında bizim rahat bırakılmaz istediğimizde "git başımdan" dememizden pek de farklı değildir."
["doğum travması", otto rank, s. 41]
"yaratmak, gelişmiş insani üretimlerde bulunmak kaybetmeyi, yası gerektiriyorsa, bu kayıp ve bu yasa hep bir cinayete bedeldir ve söz kaybı örtüyorsa, sözden önceki kaybın sorumlusu olan eylem bir cinayet niteliğindedir. başka türlü söyleyeyim, söze geçebilmek için yani sembolik bir edimi gerçekleştirebilmek için öncelikle temsil edilmesi ya da sembolize edilmesi istenilen nesnenin öldürülmesi gerekir. ilk cinayetimiz de annemizdir. bedenine yapıştığımız, emdiğimiz, kirlettiğimiz, bezdirdiğimiz ve tutkuyla aşık olduğumuz annemizi öldürdüğümüz müddetçe özgür bir cinselliğe ve tek başına düşünebilme yetisine sahip kadın ve erkeklere dönüşebiliriz."
[bella habip, psikanalizin içinden, s. 214]

"düşünmek demek bir şeyin üzerinde düşünmek demek, yani düşünmenin bir nesnesi var. düşündüğümüz zaman a priori nesneleri öldürdüğümüzü varsayabiliriz, tıpkı hegel'in "kelimeler şeyleri öldürür" sözünde ifade edildiği gibi. bir başka deyişle düşünebilmemiz için nesnelere karşı bir mesafe almamız gerekir. nesnelerle iç içe olduğumuz zaman onları düşünecek bir geçiş alanına, bir ara alana sahip olamayız. tıpkı bebeğin memeyi halüsine etmesi için memenin yokluğuyla karşılaşması gerektiği gibi, düşüncenin oluşması için de nesnenin yokluğu gerekir. simgeleştirme nesnenin yokluğuyla başlar.
[bella habip, psikanalizin içinden, s. 220]

mükemmeliyet

"ergenin sergilediği patolojiye gelecek olursak, yeni bir dünya kurma arzusu felsefeyle aşırı ölçüde ilgilenmekle başlayan bir süreçle şizofreninin de habercisidir. filozofun yeni bir dünya kurma çabası gibi, ergenin mükemmel düşünce sistemleri araması şizofrenik belirtilerden biri olabilir. aynı mükemmeliyeti matematikte de arar ergen. esas meselesi, iğdiş edilme korkusunu atlatmak, böyle bir tehdit yokmuş gibi davranmaktır. iğdiş edilmekten kastım, insan olmanın beraberinde getirdiği eksiklik durumu ve bir öteki'ne duyduğumuz gereksinimdir. çünkü insan mükemmel değildir. biz hem kusurluyuz, hem de bitmek bilmeyen arzularımız var. her zaman tamamlanmamış olarak kalıyoruz, her gün bir şeyleri tamamlarken bir şeylerin yine eksik kaldığını görüyoruz. şizofrense mükemmeliyeti arar. bu arayış felsefeyle, köktendincilikle veya herhangi bir bütünleştirici ideolijiyle kendini gösterir."
[bella habip, psikanalizin içinden, s.72]

edilginlik

kayıtsız: ne acı, ne zevk, ne korku ne de arzu hisseden bir insanın bulunduğu hal.

ve işte açıklama olarak eşanlamlı bir sözcük çıkıverir karşımıza: apati. sonuçta, hiçbir şey yapılamaz ve -ya da çünkü- hiçbir şey hissedilemez. bu, acı çekilmediği anlamına gelir ve belki de edilginliğin savunmacı karakterini saklandığı delikten çıkartır: acı çekmemek için hiçbir şey yapmamak ve hiçbir şey hissetmemek.

[jean cournut, erkekler kadınlardan neden korkar, s. 277]