postmodern ruh

günümüzde post-modernizm kavramı çok moda. 1960 civarında, yeni bir
yaşam, sanat ve kimlik tarzının karakterize ettiği çağa girdik.
modern dünya sanayi devrimiyle ve kitle üretimiyle biçimlenmişken,
post-modern çağ enformasyon devrimiyle, tüketim etiğiyle, tarzların
hızlı değişimiyle ve tek bir perspektife bağlı kalmamayla
biçimleniyor. todd gitlin’e göre, “post-modernizm, tutarlılık ve
süreklilik sorunlarına karşı bütünüyle kayıtsızdır. türleri,
tutuları, tarzları bilinçli bir şekilde bir araya getirir. biçimlerin
(kurgusal olan-olmayan), tavırların (dolaysız –ironik), tarzların
(vahşi-gülünç9), kültürel düzeylerin (yüksek-düşük) bulunmasının ya
da yan yana gelmesinin keyfini sürer...ne över ne eleştirir; dünyaya
boş gözlerle, duyguyu ve bağlılığı ironi içinde eriten bir
bilmişlikle bakar...yüzeylerin oyunundan keyif alır, de rinlik
arayışını nostalji diye küçümser.”

post-modern insan, en iyi durumda, haz için yaşar, kaygıyı keyifle
bir tarafa atmıştır, kıtlık bilincinin ve ertelenmiş tatminin eski
kapitalist tiranlığından kurtulmuştur. artık ruhunu iyileştirmeye,
iradesini geliştirmeye, ya da kendini gelecekteki bir cennet için
saklamaya çalışmamaktadır. tek bir kimlik, tutarlı bir bakış açısı ya
da trajedi karşısında zafer aramayı bırakmıştır. tutumu romantik
değil ironiktir.

en kötü durumda,post-modern insan şehvetli bir tüketicidir. hazza
dalamayacak kadar soğuk olmasaydı, ona yüzeysel hazların meraklısı
denebilirdi. onun beğenileri, yaşam tarzı ve kanıları modaya göre
biçimlenir. öncelikle yüzyılın kendi kendini inşa eden özlü
insanlarının aksine, tanrı proteus gibi istediği şekle girer.
yaşamı “doğru ya da yanlış” fikrinden çok “beğeni” fikri çevresinde
kurulmuştur; dünyası ahlaki olmaktan çok estetiktir. hiçbir şeye umut
ya da yanılsama geliştirecek ölçüde tutkuyla ilgi göstermeye asla
cesaret etmemiş olmasaydı, onun yanılsamalardan kurtulmuş olduğu
söylenebilirdi.

aslında post-modern insan, kendi sandığı kadar yeni değildir.
kierkegaard yüz yıl önce onu don juan olarak, yaşamını tek gecelik
duraklarda, kısa süreli romantik ilişkilerde geçiren insan olarak
tasvir etmişti. bu insan, yaşanan anın üzerine kendi öyküsünü yazdığı
boş bir sayfadır, bir tabula rasa’dır. ağırlıksızdır, milan
kundera’nın dediği gibi “varolmanın dayanılmaz hafifliği”nden
mustariptir.klasik “bin yüzlü kahramanın”ın aksine derinliklerden
sakınır ve bin eğlendirici yüzeyle tatmin olur. dev alışveriş
merkezleri, otomobil galerileri ve elektronik süpermarketleri onun
boşalıp rahatladığı yerlerdir. daha “ciddi” konulara el atarsa,
trungpa rinpoche’nin “tinsel materyalist” dediği kişi haline gelir.
çeşitli dinleri ve kurtuluş şemalarını dener.

post-modern insanla birlikte, ahlaki akıl yürütmenin sona erdiği bir
noktaya geliriz. yüzyıllardır devam eden tutarlılık arayışını, tek
bir kimliği kalıba dökme çabasını, bütünsel bir görüşe ulaşa
gayretini bir kez terk ettiğimizde, yaşanan anın taleplerini
karşılamaktan başka hiçbir yol gösterici ilke kalmaz. “-malı”nın
yerini “beğeni” alır, ve atasözünde dendiği gibi “zevkler
tartışılmaz”.

post-modern insan, hiçbir düzenleme ilkesinin bulunmadığı bir durumda
kaybolmuştur. kafa karıştırıcı bir çoğulluk diyarında dolaşır. ne var
ki, paradokslu bir şekilde, belli ahlaki köşe taşlarından yoksun
olması sayesinde, yeni bir yolculuğa başlayabileceği, benzersiz bir
konumdadır.

[sam keen, “fire in the belly” adlı kitabından]