2 Şubat 1920

Thames kenarında yaz mevsiminde bir pazar gününü canlandıran tabloyu anımsıyor. Bütün genişliğiyle ırmak, baraj kapısının açılmasını bekleyen kayıklarla doluydu. Kayıkların hepsini, açık renk ince giysiler giymiş şen şakrak gençler doldurmuş; kayıklara sere serpe uzanmışlar, kendilerini sıcak havaya ve suyun serinliğine bırakmışlardı. O kadar ortak şeyleri vardı ki, neşeli halleri ayrı ayrı kayıklarla sınırlı değildi; şakalaşmalar ve kahkahalar kayıktan kayığa yayılıyordu.

Ansızın kendini kıyıdaki çimenlikte –tabloda kıyılar pek belirgin değildi ve her taraf kayıklarla doluydu–ayaktayken düşündü. Şenliği seyrediyordu; gerçekte bir şenlik değildi, ama yine de şenlik denilebilirdi. Doğal olarak içinde şenliğe katılmak için büyük bir arzu duyuyordu, hatta bunu deniyordu da, ama şenliğin dışında kaldığını kabullenmeye zorluyordu onu içindeki bir şey, oraya uygun olması imkansızdı onun için; bunun için öylesine büyük bir hazırlık gerekirdi ki, sadece bu pazar değil, ama uzun yılların, hatta ömrünün geçmesi gerekirdi; ve hatta zaman dursa, yine de başka bir sonucu elde etmesi imkânsız olurdu; tüm soyunun, yetişme tarzının, bedensel gelişiminin başka türlü olması gerekirdi.

Yani gezintiye çıkmış bu insanlardan öylesine uzaklaştırılmıştı ki, ama bütün bunlara rağmen yine de çok yakındı onlara; bu da anlaşılması çok daha zor bir şeydi. Onlar da, her şeyden önce, onun gibi insandı, insani olan hiçbir şey büsbütün yabancı olamazdı onlara; dolayısıyla iyice kurcalandı mı, ona hükmeden ve onu ırmaktaki şenliğin dışında bırakan duygunun kayıktakilerin içinde de yaşadığı, ama kuşkusuz onlara hükmetmekten çok uzakta olup varlıklarının çok karanlık köşelerinde hayaletler gibi gezindiği saptanabilirdi.

Dünyada korku, acı ve yalnızlığın varlığını algılayabiliyor, ama bunları da yüzeye sürtünüp geçerlermiş gibi bulanık, genel duygular olarak anlayabiliyor. Bütün öbür duyguları yok sayıyor; bizim duygu olarak nitelendirdiklerimizi o salt kuruntu, peri masalı, ve anılarımızın ve bilgilerimizin yansıması olarak görüyor. Başka türlü nasıl olabilirdi ki, diye düşünüyor, çünkü duygularımız, bırakalım olayların karşılarına çıkmayı, onlara asla yetişemiyorlar bile. Akıl almaz bir hızla kuşlar gibi gelip geçen olaylardan önce ya da sonra yaşıyoruz duyguları; onlar düşsü kurgulardırlar ve sadece bizimle sınırlıdırlar. Gece yarısının ıssızlığında yaşıyoruz, gündoğumunu ve günbatımını doğuya ve batıya dönerek hissediyoruz.

Zayıf dayanma gücü, belirsiz yetişme tarzı ve bekârlık, inançsızı yaratır, ama her zaman değil; inançsızlıklarını saklamak için birçok inançsız evlenir, en azından ideal anlamda bir inançlı olur çıkar.

[franz kafka, aforizmalar, s.88]