"belki annenle tanıştığımızda kendime anlattığım öykü buydu; dresden'den pek fazla tanışmamamıza rağmen birbirimizin kollarına koşacağımızı, harika bir kavuşma yaşayacağımızı sanmıştım. olmadı. kollarımızı açarak geldik ama birbirimize değil. kollarımız mesafeyi belirledi, aramızdaki her şeyle birlikte yaşantımızı yönetecek kurallardı, her şey ölçüttü, evliliğimiz milimetrelerdi, ölçeklerdi. o kalkıp duşa girdiğinde utanmasın diye ben hayvanları besledim -bir kuraldı bu- geceleri ben soyunurken kendini oyalayacak şeyler bulurdu -kural- kilitlendiğinden emin olmak için kapıyı yoklar, fırını iki defa kontrol eder, porselen dolabına bakar, bir daha bakar, tanıştığımızdan beri kullanmadığı bigudilerini çıkarırdı. soyunduğu zaman hayatımda olmadığım kadar meşgul olurum. evlenmemizin üzerinden sadece bir ay geçmişti, evin içinde kişinin kesin özeli korunacak 'hiçbir şey yerleri' belirlemeye başladık, işaretli bölgelere bakmama konusunda anlaştık. burada bulunan kişi geçici süreyle yok olacaktı. ilki yatak odasında, yatağın ayakucundaydı, halı üzerinde kırmızı bantla işaretledik orayı, sadece ayakta duracak kadar bir yerdi ve yok olmak için uygundu. yerini biliyorduk ama hiç dönüp bakmadık.

çok işe yaradı. oturma odasında da bir tane yapmaya karar verdik, gerekli görünmüştü çünkü insan oturma odasındayken de kaybolmak isteyebiliyordu ve kimi zaman insanın içinden sadece yok olmak geliyordu. bu seferkini birimiz içinde yatabilsin diye biraz daha büyük yaptık. o dikdörtgene bakmamak bir kuraldı; o dikdörtgen yoktu ve içine girdiğinde sen de yoktun. bir süre ama yalnız bir süre işe yaradı, daha fazla kurala muhtaçtık ve ikinci evlilik yıl dönümümüzde bütün oturma odasını hiçbir şey yeri ilan ettik. o sıra iyi bir fikir gibi görünmüştü; bazen ayakucundaki küçük bir parça veya oturma odasındaki dikdörtgen yeterli özeli sağlamıyordu, kapının oturma odasına bakan yüzü hiçbir şey, koridora bakan yüzü bir şey'di ve onları birbirine bağlayan tokmak ne hiçbir şey ne de bir şey'di. koridorun duvarları hiçbir şey'di, resimlerin bile, özellikle resimlerin yok olması gerekliydi ama koridorun kendisi bir şey'di. küvet hiçbir şey, küvete dolan su bir şey'di. bedenlerimizdeki kıllar elbette hiçbir şey'di ama küvetin giderine biriktiklerinde bir şey'e dönüşüyorlardı. yaşamlarımızı kolaylaştırmaya, tüm bu kurallarla çabasızlaştırmaya çabalıyorduk. ama hiçbir şey ile bir şey arasında sürtüşme başladı; sabahları hiçbir şey vazosu etrafına bir şey gölgesi düşürüyordu. tıpkı yitirdiğin birinin hatırası gibi, ne denebilir buna, geceleri misafir odasındaki hiçbir şey ışığı hiçbir şey kapısının altından sızarak bir şey koridoruna bulaşıyordu, denebilecek bir şey yoktu. kazayla hiçbir şey'e basmadan bir şey'den başka bir şey'e yürümek zorlaştı. bir şey -bir anahtar, bir kalem, bir cep saati- yanlışlıkla bir hiçbir şey yerinde bırakıldığında asla geri alınamıyordu, söze dökülmemiş bir kuraldı bu, tıpkı hemen tüm diğerleri gibi. bir veya iki yıl sonra evimizin bir şey'den daha fazla hiçbir şey olduğu bir noktaya varıldı ki bu kendi içinde bir sorun sayılmak durumunda değildi, bizi kurtarabilirdi. beterleştik. bir öğleden sonra, ikinci yatak odasındaki kanepede oturmuş düşünürken bir bir şey adasında bulunduğumu fark ettim. etrafım hiçbir şey'le çevriliydi; "nasıl geldim buraya?" diye düşündüm. "ve nasıl geri dönebilirim?" annenle beraber yaşadıkça birbirimizin tavırlarını giderek daha doğal karşılamaya başladık, daha az konuştuk, daha fazla yanlış anladık, ben sıklıkla bir yeri hiçbir şey ilan ettiğimi hatırlarken o, bir şey saydığımızdan emin oluyordu, anlaşmalarımız anlaşmazlıklara, ıstıraba yol açtı. önünde soyunmaya başladım ki bu birkaç ay önceydi, "thomas! ne yapıyorsun?" dedi ve ben defterlerimden biriyle önümü kapatıp, 'burayı hiçbir şey sanıyordum,' işaretleri yaptım ve o da, "burası bir şey!" dedi. dairemizin planını koridordaki dolaptan çıkardı ve giriş kapısının içi kısmına bantladık, turuncu ve yeşil kalemlerle bir şey'i hiçbir şey'den ayırdık. "bu bir şey," diye karar verdik. "bu, hiçbir şey." "bir şey." "hiçbir şey." "bir şey." "hiçbir şey." "bir şey." "hiçbir şey." "hiçbir şey." "hiçbir şey." hepsi ebediyen sabitlenmişti, sadece huzur ve mutluluk söz konusu olabilirdi, dün gece, birlikte son gecemizde o kaçınılmaz soru ortaya atılana kadar sürdü. yüzünü ellerimle örtüp ardından ellerimi duvağını açarmış gibi kaldıraraki 'bir şey,' dedim. 'olmalıyız.' ama yüreğimin en korumalı yerinde gerçeği biliyordum."

[jonathan safran foer, aşırı gürültülü ve inanılmaz yakın, s.130]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder