fotoğraf üzerine - susan sontag

deneyimi teyit etmenin bir yolu olarak fotoğraf çekmek, (onu fotojenik pozu aramakla sınırlayarak, deneyimi bir görüntüye dönüştürerek, hatta bir hatıra eşya düzeyine indirerek) deneyimi reddetmenin bir yoludur da. seyahat etmek, bir fotoğraf biriktirme stratejisi halini almıştır. resim çekmek de yatıştırıcı bir etkinliktir ve gezmenin, ağırlaştırması muhtemel olan genel yönünü kaybetme duygularını dindirmeye yarar. çoğu turistin içindeki his, karşılaştıkları kayda değer durumlar ile kendileri arasına hemen kamerayı koyuvermektir. başka türde nasıl tepki vereceklerinden emin olamayan bir ruh haliyle denklaşöre basarlar. bu hareket, tecrübeye bir şekil biçer: dur, çek ve yürü. söz konusu yöntem, bilhassa, nefes aldırmayan bir çalışma etiğinin engelli kıldığı topluluklarda (almanlar, japonlar ve amerikalılar gibi) cazip gelmektedir. bir fotoğraf çalışmıyor olmasının ve kendisinden eğlenilmesinin beklenmesinin doğurduğu kaygıyı yatıştırmaya yarar. dolayısıyla o tür insanlar, çalışmanın dostane bir taklidi sayılabilecek olan bir harekete meylederek, gönül ferahlığıyla fotoğraf çekebilirler. (s. 10)

fotoğraf makinesinin her yerde bulunması, zamanın ilginç olaylardan -fotoğrafı çekilmeye değer olaylardan- meydana geldiği düşüncesine inanmayı kolaylaştırır. bunun beraberinde getirdiği düşünce de, her olayın -eğer başlamışsa ve nasıl bir ahlaki nitelik taşırsa taşısın- sonuna kadar gitmesine izin verilmesi gerektiğidir -bu suretle başka bir şey daha, yani bir fotoğraf daha dünyaya getirilebilir durumda olacaktır. öyle ki söz konusu olay, her ne ise olup bittikten sonra da, çekilen resmin ona bir tür ölümsüzlük (ve önem) katması sayesinde varlığını korumuş olur -'sayesinde' diyorum, zira çekilen o resim olmasaydı böyle bir ölümsüzlükten (ve önemden) söz etmemiz asla mümkün olmazdı. orada gerçek insanlar kendilerini ya da yine kendileri gibi gerçek olan başka insanları öldürürlerken, fotoğrafçı, makinesinin arkasında durarak, başka bir dünyadan (ömrü hepimizden daha uzun olmaya aday bir görüntü-dünyasından) küçük bir kesit yaratacaktır. (s. 13)

insanlar süreç içinde, gün geçtikçe daha fazla görüntü şokuna uğratılmış bir dünyada yaşıyor olmanın bedelini ödercesine, saldırgan eğilimlerini silaha sarılmaktan ziyade, daha çok fotoğraf makineleriyle dışa vurmayı öğrenebilirler. insanların silahlarına kurşun doldurmayı bırakıp fotoğraf makinelerine film makarası takmaya yöneldikleri durumlardan birisi, doğru afrika'da fotoğraf çekmeye safarisinin silahla avlanma safarisinin yerini almaya başlamasıdır. avcıların artık winchester'leri değil, hasselbald'ları vardır; tüfekle hedefi vurmak için teleskopik gözden bakmak yerine, bir fotoğraf karesinin çerçevesini tutturmak amacıyla vizörden bakarlar. yirminci yüzyıla girildiği zamanın londra'ında samuel butler, "kimi yiyip yutsam dercesine durmadan kükreyerek etrafına bakınan aslanlar gibi, her çalılığın içinden bir fotoğrafçı fırlıyor," şikayetinde bulunuyordu. fotoğraf çeken kişi artık, etrafı kuşatılmış durumdaki ve öldürülmeye kıyılmayacak kadar nesli tükenmeye yüz tutmuş gerçek hayvanların peşindedir. 'ekoloji safarisi' adı verilen bu ciddinin ciddisi komedide silahlar başkalaşıma uğrayarak fotoğraf makinelerine dönüşmüştür, doğa da artık her zaman bildiğimiz, ondan korunmaya ihtiyaç duyduğumuz doğa olmaktan çıkmıştır. şimdi -ehlileştirilmiş, tehlikeyle yüz yüze getirilmiş ve ölümlülüğü tanıyan haliyle- doğanın, insanlardan korunma ihtiyacı doğmuştur asıl: biz insanlar korkunca ateş eder, nostalji duyunca fotoğraf çekeriz. (s. 18)

fotoğrafın bir sanat olup olmadığı meselesi, özünde yanıltıcı bir meseledir. fotoğraf sanat diye adlandırılabilecek eserler ortaya koymasına (öznellik gerektirmesine, yalan söyleyebilmesine, estetik haz vermesine) rağmen, fotoğraf -her şeyden önce- bir sanat formu değildir. dil gibi fotoğraf da, (başka şeylerin yanı sıra) sanat eserlerinin üretildiği bir araçtır (medium). dilden yola çıkarak bilimsel bir söylem kurulabilir, bürokratik memorandumlar hazırlanabilir, aşk mektupları yazılabilir, manav listeleri karalanabilir ve balzac'ın paris'i anlatılabilir. (s. 177)

çin'in sunduğu, ana fikri "hayırlı" olan ve ifadenin her biçimine (görüntüler dahil) insafsızca sınırlamaların konduğu bir tür diktatörlük modelidir. gelecek ise bize, ana fikri "enteresan" olan, klişeleşmiş ya da egsantrik, her çeşit görüntünün çoğaldığı başka türde bir diktatörlük getirebilir. (s. 211)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder