Ayva rendesinin, az önce Füsunların mutfağında duran bir eşyanın şimdi Trabzonlu -olduğunu sandığım- ve iyi niyetli bir astsubayın elinde oluşunu yadırgıyordum, ama daha derindeydi mesele, bu dünyada yaşamak ve insan olmakla ilgiliydi.
"Beyefendi, bu eşya sizin mi?"
"Evet."
"Nedir bu kardeşim?"
Gene bir sessizliğe gömüldüm. Yerinden kalkamamak benzeri bir teslimiyet ve çaresizlik duygusu şimdi yavaş yavaş her yerimi sarıyor, ben suçumu söylemeden, asker kardeşim beni anlasın istiyordum, ama olmuyordu.
İlkokulda çok tuhaf ve biraz da akılsız bir sınıf arkadaşımız vardı. Öğretmen onu tahtaya kaldırıp matematik ödevini yapıp yapmadığını sorduğunda, o da benim büründüğüm sessizliğe bürünür, ne evet ne hayır der, öylece bir suçluluk ve yetersizlik duygusuyla, ağırlığını bir sağ bacağına, bir sol bacağına verip duruşunu değiştirerek karşımızda öğretmeni öfkeden çıldırtana kadar dikilirdi. Bir kere sessizliğe büründükten sonra insanın ağzını açmasına imkân olmadığını, hatta insanın yıllarca, yüzyıllarca susacağını, onu sınıfta şaşkınlıkla seyrederken anlayamazdım. Çocukluğumda mutlu ve hürdüm. Ama yıllar sonra o gece, Sıraselviler Caddesi'nde, konuşamamak neymiş anladım. Füsun'a olan aşkımın da en sonunda bu çeşitten bir inat ve içe kapanma hikâyesi olduğunu da hayal meyal hissettim. Ona olan aşkım, takıntım, her neyse, başka biriyle özgürce bu dünyayı paylaşmak yolunu tutamıyordu bir türlü. Bunun şu anlattığım âlemde olmayacağını ruhumun derinliklerinde daha başta anlamış, içime dönmüş, Füsun'u kendi içimde arama yolunu tutmuştum. Onu kendi içimde bulacağımı da Füsun bence anlamıştı.Sonunda her şey iyi olacaktı.
"Komutanım, o bir rende..." dedi Çetin Efendi. "Bildiğiniz ayva rendesi." 
[orhan pamuk, masumiyet müzesi, s. 424]